UZAKLARDAN
Halklar denizi
Dünyanın dört bir yanından bir nehir gibi akarak Cenevre’de buluşmuş ve bir halklar denizi yaratmışlardı. Milyonlarca rengin göz alıcı yakamozlara dönüştüğü bir denizdi bu. Bu denize, her biri kendi halkının acılarını, düşlerini ve umutlarını katmıştı. Ortaktı düşleri, benzerdi yaşamları. Yüzleri, bin yıllık bir sabrın çizgilerle bölündüğü haritalara benziy
ordu. Yüz bin yıllık bir acıyı sırtlarında getirmişler ve Birleşmiş Milletler’in tam da ortasına bırakmışlardı. Dört bir yandan gelmişlerdi, işte hepsi buradaydı, kendi oluşturdukları fırtınalı denize yelken açmışlardı. Otantik giysilerinin içerisinde her biri birer gurur abidesine benziyordu. Burada buluşmuşlardı. Firari yaz günleriydi.Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Çalışma Grubu’nun açılış toplantısı 28 Temmuz 1997’de yapıldı. Açılış töreni biter bitmez ortaya çıkan Kuzey Amerikalı Mohawklar, Siouxlar ve Oglalalar ellerinde soykırımı simgeleyen bir buffalo kurukafasıyla salonun çıkışına yöneldiler. Binlerce yıl öteden taşan bir ağıt, BM salonunun duvarlarında yankılandı. Ağıt duvarlara çarparak büyüyordu. Ağır adımlarla bahçeye yürüdüler, diğer halkların temsilcileri ile birlikte BM Anıtı’na buffalo kurukafasını bıraktılar. Ve dünyanın ezilen halkları buradan bir kez daha çağrıda bulundular: “Adalet istiyoruz!” Bu duyguyu hiç tatmamıştı yerli halklar. Adaletsizliğin kahredici karanlığı altında binbir pa
rıltıyı taşıyan renkleri kaybolmuştu.Adalet istiyorlardı, hepsinin ortak tutkusu buydu. Vietnam’dan gelen dağlı Dega halkı temsilcisi şöyle haykırıyordu: “kültürümüzle birlikte biz de yok oluyoruz.”
Kayboluyorlardı. Japonya’dan gelmişlerdi: Okinawa idi adları. Sonra Avustralya’dan Aborigina, Adirasi, Kuzey Amerika’dan Mohawklar, Siouxlar, Oglalalar. Chiapas’tan Zapatistaların sıcak nefeslerini getirmişlerdi. Buradaydılar işte, hepsi burada. Kenya’dan Maalar, Fas’tan Berberiler, Afrika’dan Ogoniler, Nagalar
, Nubalar ayrıca Washitawlar, Kalahariler, Jummalar, Lakotalar...Filipinlerden gelen Aeta halkı temsilcisi şöyle diyordu. “Geri verin ülkemizi. Kendi topraklarımızda onurluca yaşamak istiyoruz.” Bir diğeri ise, “Ülke anadır. Bu ana, ananın verdiği yaşamı ana toprağa ekler” diyordu.
Dört bir yandan gelmişlerdi. Aynı acının taşıyıcısı, aynı umudun kovalayıcıydılar. Acıları gibi benzerdi türküleri, hüzün hüzün kokuyordu.
Onlar, bin yerinden bıçaklanmış bir tarihin üvey evlatlarıydı. Onlar, düşleri gasp edilmiş ana toprağın uslanmaz, boyun eğemez ve teslimiyet nedir bilmez asi çocuklarıydı.
Yerli halktı adları. Her santimetrekaresini acılarıyla suladıkları özgür vatanlarını istiyorlardı. Yerli halk denildi onlara. Ve onlar, milyonlarca ve milyonlarca büyüyen bir denizde aynı ortak düşe yelken açtılar: Gerçek adalete...
Cenevre
Ağustos 1997
Kudüs’ün kapıları
Binlerce yıllık bir tarihe sahip olan bu kente, Yahudiler
Jerusalem (Yeruşalayim) adını verirken, Araplar ise El-Kuds olarak adlandırmışlar. Kentin Batı Sami kökenli en eski adı ise Urusalim’dir. Kudüs, üç büyük dine de -Hıristıyanlık, Müslümanlık ve Yahudilik- merkez olmuş tarihi bir kent. Eski kentin içinde Yahudi, Müslüman, Hıristıyan ve Ermeni mahalleleri bulunuyor.Kentin binlerce yıllık tarihi işgal, acı ve savaşlarla örülü. İ.Ö 3500 yıllarına dek uzanan bir tarihe sahip olan kent, Hz. Davud’dan, Asurlulara, Nabukadnezar’dan Antiokhos’a, Romalılardan Osmanlılara birçok işgale uğradı. Kent son olarak 1967’de İsrail tarafından işgal edildi. İsrail daha so
nra kenti “sonsuz ve bölünmez” başkenti ilan etti.Birçok kez yakılan ve tahrip edilen kent, tıpkı Anka kuşu gibi her seferinde yeniden kendi küllerinden doğmayı başardı.
Dünyanın en eski antik kenti olan Jericho ise, yalnızca otuz dakika uzaklıkta Kudüs’e
.Eski kentin girişi çok canlı ve kalabalık. Eski kent surlarla çevreli ve birçok noktada İsrail askerleri bulunuyor. Özellikle Damascus Kapısı’nın önünde büyük kalabalık var. Kapının hemen yanındaki kahvede on yedi yaşlarındaki Bilal ile tanışıyorum. Bilal Şam’da doğup büyümüş, üç yıldır burada çalıştığını söylüyor. Bilal, Şam’ın Kudüs’ten daha güzel olduğunu belirtiyor. Ve bir süre sonra Amman Üniversitesi’ne müzik eğitimi görmek için gideceğini anlatıyor.
Surları aşıp eski kente girdiğinizde hemen her şeyin satıldığı bir pazar önünüze çıkıyor. Kaldırım kenarlarında yaşlı kadınlar sebze ve meyve satıyorlar. Birbirine karışan Arap müzikleri kentin gizemli havasını güçlendiriyor. Mescid-i Aksa camiinin hemen önünde çay içiyorum. Çayın içerisine taze nane ya
prağı koyuyorlar. Camiinin hemen arkasında ise ünlü Ağlama Duvarı bulunuyor. Türkçeye “Ağlama Duvarı” olarak tercüme edilen duvarın gerçek adı “Wailing Wall”, yani Feryat Duvarı. Ziyaretçiler isimlerini ve dileklerini bir kağıda yazarak duvara iliştiriyorlar. Duvarda onbinlerce dilek kağıdı var.Cıvıl cıvıl bu kentte insan kendisini yalnız ve yabancı hissetmiyor. Eski kentin on bir kapısı bulunuyor. Bu kapılardan yalnızca Golden Gate (Altın Kapı) kapalı.
Ramallah, Kudüs’e yaklaşık otuz dakikalık mesafede küçük bir kent. Binbir gece masallarını andırıyor gece ışıklarıyla yıkanan kent. Arap müziğini dinlerken binbir geceden bir gece çaldığınızı hissediyorsunuz. Mistik bir koku tadında bir rüzgâr uçan halıların üstünde getiriyor bir bir masal kahramanlarını.
Masallar resmi geçidini izliyorsunuz.. Unutulan bütün masallar yeniden hatırlanıyor. Ve biz oysa bütün masallarını ezberlemiştik, binbir gecenin ve binbir ülkeyi gezmiştik.Bir bir öldürülüyor masallar şimdi Gazze’de, Ramallah’da ve Kudüs’te.
Ey Kudüs! Ke
ntlerin kenti, bağışlanmaz günahların ve “vaad edilmiş toprakların” kenti. Sen ki Davud, İbrahim ve İsa’yı taşımışsın kanayan omuzlarında, sen peygamberler kenti. Sen ki sokaklarında acımasızca savurmuşsun, kutsal bir tören ve ibadet gibi yaşanılan delice aşkları. Acının çarparak parçalandığı duvarlarıyla ağlayan ve sokaklarıyla kanayan bin yıllık işgallerin kenti. İlk kez gördüm yüzünü, ama annem kadar tanıdıktı çizgilerin.Senin binlerce yıllık acıları taşıyan yaralı omuzlarından öpmeyi isterdim. Sonra senden seni ve yaralı yaşamların yitik anılarını dinlemeyi. Her sokağının, her taşının öyküsünü ayrıntılarıyla bilmeyi isterdim. Esirgeyen ve bağışlayan merhametine sığınmayı, sonra bir vaha serinliğini taşıyan hırçın rüzgârlarla öpüşmeyi isterdim bir kuş k
anadı hafifliğinde.Senin bütün kapılarında tekrar tekrar ölmeyi ve sonra eski kentin tam da orta yerinde yeniden yeniden doğmayı isterdim, bir tanrı gibi gülümseyerek acılı insanlarına. Ellerin, ellerin bir taş kadar sıcaktı. Ve iki bin yıllık çivi yaralarının izini taşıyordu halen.
Ey yaraları iyileşmez, günahları bağışlanmaz ve aşkları uslanmaz kent! Seni bir kez daha görmek istemem, yalnızca özlemek isterim.
Kudüs
Haziran 1998
Gazze'nin yolları
Kudüs”te Filistinli insan hakları örgütü LAW tarafından düzenlenen “50. Yılında Filistinlilere Yönelik İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı toplantıya katıldıktan birkaç gün sonra Gazze'ye doğru yola çıkıyoruz. Filistin ile İsrail sınırlarında yaklaşık iki saat bekledikten sonra Filistin'e girişimize izin ve
riliyor.Ve işte Filistin'deyiz, solumuzda portakal bahçeleri ve sağımızda deniz bizi bekliyor. Keskin bir turunç kokusu, denizin ekşi kokusuyla karışarak yükseliyor. Hava müthiş derecede sıcak olmasına karşın, portakal bahçeleri ve denizin görüntüsü insanı ferahlatıyor.
Bu kentte yoksulluğun izini her yerde görmek mümkün. Ama tek tük yüksek binaların yapımına da başlanmış. Gazze yakınlarındaki Yaser Arafat Uluslararası Havaalanı tamamlanmak üzere, yakın bir süre içerisinde hizmete açılacağını söylüyorlar.
Böylece direkt olarak Filistin'e uçmak mümkün olacak.Filistin elli yıldan bu yana işgal edilmiş toprakları için savaşıyor. Savaşın bedelini de ödemişler. Şu anda Filistin ve İsrail sınırları içerisinde kalan bölgede yaklaşık dört buçuk milyon Filistinli yaşıyor, Yahudilerin sayısı ise beş milyon. Başka ülkelerde ise yaklaşık elli bin Filistinli ile sekiz milyon Yahudi yaşıyor. Oslo Barış Antlaşması'na karşın hiç kimse sorunun çözüldüğüne inanmıyor. Bir umutsuzluk havası egemen, ama buna karşın Filistinlil
erin mücadeleyi sürdürmeye kararlılıkları gözleniyor.Ancak bir başka trajedi de Filistin yönetiminin kuruluşundan bu yana kırkın üstünde Filistinli'nin Filistin polisince öldürülmesi gerçeği. Paradoksal bu gerçeği yine Filistinli insan hakları örgütleri açığa çıkarmış.
Gazze'deki en büyük mülteci kampı olan Cebelle Mülteci Kampı'nı geziyoruz. Kampta doksan bin kişi yaşıyor. Yüzlerce çocuk etrafımızda toplanıyor, fotoğraf çekilmeyi çok seviyorlar. 1987-1991 yılları arasında yükselen İntifada'nın küçük generalleri çoktan delikanlı ve genç kız olmuşlar. Ama şimdiki çocukların da onlardan hiç farkı yok. Onlar da zafer işareti yapmayı öğrenmişler. Çocukların çoğu tozların üzerinde çıplak ayakla dolaşıyorlar. Bir kısmı ise kâğıttan yaptıkları uçurtmaları uçurmaya
çalışıyorlar. Kadınlarsa kapı ağızlarından bakarak ürkekçe gülümsüyorlar. Yoksulluk yine kendisini derinden hissettiriyor.Gazze'nin cadde ve sokaklarına Arap ulusal önderleri ve savaşta yaşamının yitirmiş Filistinli gerillaların adları verilmiş. Örneğin kentin en büyük caddelerinden birisine Libya'nın ulusal önderi Ömer El Muhtar'ın adı verilmiş.
9 Haziran'da bir Filistinli gencin İsrail askerlerince Öldürülmesi tepkiyle karşılanıyor. Gazze'deyken barış gönüllülerinin Kudüs'te yaptıkları protesto gösterisine İsrail polisinin saldırdığını ve bazı göstericilerin yaralandığını öğreniyoruz.
Amerika'dan gelen NGO temsilcisi bir kadın, intifada sırasında İsrail askerlerin Filistinli bir çocuğu nasıl öldürdüklerini gördüğünü anlatıyor heyecanlı bir şekilde.
Ve ay
nı akşam Filistin'i terk ediyoruz. Portakal bahçelerine bir yaz akşamının yorgunluğu düşerken, denizin grileşen dalgaları hüzünlü şarkılar taşıyor görmüş geçirmiş kıyılara. Ve acılarını çıplak ayaklarıyla gülerek çiğneyen intifada çocukları gerilerde kalıyor.Gazze, yaralı bir ebabil kuşuna benziyor, mülteci kampları, yoksul ama direnişçi insanları ve portakal bahçeleri ile her iki kanadından kanayan bir kuşa.
Hava iyiden iyiye kararırken artık portakal bahçeleri, deniz ve çıplak çocuklar uzaklarda kalıyor. Acılarsa ileride...
Gazze
Haziran 1998
Yalnızlığımı bağışlayan kadın
Iryna'ya..
Bana yalnızlığımı bağışlayan kadın, hüznün mavi tozlarını serperek gözüme gitti. Ve yeniden uzaklara döndüm. Bir uzaktan diğerine çılgınca koşuyorum şimdi. Arkama bir an olsun bakmıyorum. Şimdi seninle kesişmeyen yollardayım Iryna. Hüznüm arkamdan kovalıyor, umutlarımsa önümde.
Kirlenmeyen ve kirletmeyen bir imge daha saklanıyor yüreğimin tenha köşelerine. Kaybettiğimiz ve yeniden bulduğumuz sonra tekrar kaybettiğimiz neydi?
Zaman, ölüm ya da aşk ya da tümü birden...Bir yelpazeyi unutturan hırçın bir rüzgârdan öğrendim yeniden yaşamımın anlamını. "Rüzgâr varken yelpazenin canı cehenneme!" derler. Üç haftalık rüzgârımdın benim. Yüreğimin en uzak ormanlarını yalayan ve duygularımı kıyılara taşıyan şefkatli bir rüzgâr. Şimdi kulaklarımda bir fısıltı gibi ıslığın yankılanıyor; öyle yumuşak, öyle içten ve öyle hüzünlü.
Islanmayı ne kadar da severdin. Yaramaz bir çocuk gibi yalınayak yürümeyi severdin bardaktan boşalırcasına yağan yağmurların altında.
Dudağında bir uçurum asılıydı. Ne zaman gülsen, uçurumuna düşüyordum. Düştüğüm uçurum kısa süren bir yaz aşkının burukluğunu ve imkânsızlığını hissettiriyordu.
Sana yaralarımı göstermek isterdim. İnan hiç gizlemedim onları senden. Çünkü sen en yeni ve en taze yaramdın. Biliyordum, sen de yaralıydın. Gülüşünle gizlemeye, örtmeye çalışıyordun yaralarını. Ama gözlerinin derin yeşilinde bir tablo gibi asılıydı mutsuzluğunun kışı.
Aramadan bulduğum tek şey sendin ve belki bilerek kaybettiğim. Ve kaybetmekten korkmadığım. Çünkü büyü bozulacak ve anılar soluklaşacaktı. İkimiz de korkmadık bağlanmaktan. Yalnızlığımıza fırlatılan birer bumerang gibiydik. Belki hiç geri dönmeyecek, yalnızlığımızı yadsıyan bumeranglar gibi.
Uzak bir ülkenin küçük
bir kasabasında rastladım sana. Her akşam uzun yürüyüşlere çıkar ve sanki içimizdeki uzakları arardık. Dingin gölün kenarında acı ve sevinçlerimizi küçük taşlar gibi karşı kıyılara fırlatırdık. Tesadüf zorunluydu ve bunu kanıtlarcasına, hırçın bir çocuğun denize fırlattığı iki taş gibi yanyana düşüverdik.Kırık bir aynayı çöpe attım orada, bütün kırık aynaları parçaladım. Ve sen belki de hiç kırılmayacak bir aynaydın benim için. Çünkü terk etmek ve terk edilmek yoktu artık; yalnızca ayrılık vardı.
İşte ayrılık vakti geldi Iryna. Ayrılık dedim de, ayrılık güzel bir duygu aslında. Düşleri çoğaltan, içimizi arındıran, sevdiğimizi tanrılaştıran, umudumuzu besleyen ve hep temiz kalan. Kirletmeyen ve kirlenmeyen imgeleri büyüten bir şey ayrılık. Bir parça acı, b
ir parça umut ve bir parça da mutluluk gizli ayrılığın içinde.Sana veda etmek zorundayım. Seni unutmayacağım demiyorum. Ama, kuzeyden gelen her rüzgâr senin imgeni taşıyacak yeniden yüreğime.
Hoşça kal Iryna!
Hoşça kal kısa süren yaz rüzgârı!
Hoşç
a kal imkânsızlık!Hoşça kal!
Saint Anne Belauve/Quebec
Ağustos 1998
Köprülerin ve ışıkların kenti
Yine yollara düştüm,yine uzakların peşine. Hiç bilmediğim ve görmediğim yolların üzerinde yürüyorum. Uzaklarda yabancı ışıklar, köprüler ve ağaçlar. Yalnızca karanlık gökyüzü tanıdık ve yıldızlar, bir de çoktan çeyreğe düşmüş ay.
Şimdi Manhattan'dan üçüncü sınıf bir bulvar otelinin penceresinden bakıyorum hayata. Renk renk insanlar geçiyor penceremin önünden sarı, siyah, beyaz, esmer ve kahverengi. Sanki karanlık gökyüzünde renk renk yıldızlar gibi: ulusları, dilleri, dinleri ve kültürleri farklı insanlar. Her biri farklı bir öyküyü taşıyor yorgun ve cılız omuzlarında.
Gitmek demiştin dostum, gitmek iyi bir düşünce, en azından kalmaktan iyi. Gitmek dedim de, belki de bütün acıların, unutulmak istenen aşkların ve solgun anıların en iyi ilacı. Her gidişte bir mücevher gibi parlar, parlar yalnızlığı ve insanın içini ışıtır. Gittikçe düşünürsün, uzaklaştıkça kendine yaklaşır ve kendini sorgularsın. Her yolculuk b
iraz daha genişletir sınırlarını, içsel zenginliğin çoğalır.Gitmek, her şeyi bırakıp bir anda uzakların içinde kaybolmak iyi bir düşünce. Ama belki de gidişe esas anlamını geri dönüş yüklüyor. Gitmek ve dönmek, sonra bir kez ve bir kez daha. Ve belki yenid
en.Bu kentin yüreği Manhattan'da atıyor. Kenti ayakuçlarına kadar takip eden cıvıl cıvıl Broadway caddesi, gökyüzünü yırtarcasına yükselen gotik gökdelenleri, eski Roma stili yapıları ve karanlık arka sokaklarıyla yalnızlığın başkenti burası. Ama burada insan kendisini yalnız hissetmiyor. Çünkü burada herkes yabancı demişti bir arkadaşım.
Sermayenin de başkenti burası. Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz gökdelenleri acımasız ve burnu havada bir edayla uzaklardaki varoşlara, Harlem'e ve ötesine Bronx'a doğru bakıyor. Burası yoksulluğun ve adaletsizliğin de başkenti. Ve sanatın da.
New York'un kuruluşunun 100. yıldönümü kutlandı geçtiğimiz aylarda. Kutlama gününde Yerliler de yüz yıl önce atalarından zorla "satın alınan" bu kenti, yani kendi anayurtlarını istediler yeniden. Sessiz bir çığlık gibi düştü acıları yeniden okyanusun derinliklerine.
Bu kent, onu 32 boncuğa satan Deli At (Crazy Horse)’ın düşlerini taşıyor hâlâ en yaralı yerinde. Ve kaybolan boncuklar kadar kayıp bir hüzün geziniyor gecenin gölgesine sığınarak ve milyonlarca ışığı yadsıyarak bu kentte.
Kentler köprüleriyle güzeldir. Bu kente de güzelliğini onu bir ahtapot gibi kuşatan köprüleri veriyor, köprülerin kenti burası biraz da. Dünyanın tüm renklerini bir araya topluyor gece ışıklarıyla yıkanan kent. Bu kent tam da yaşamın kendisinden almış bütün renklerini.
Her şeyin en iyisi ve en kötüsü burada. Uçurumlar kenti burası.
Farklılığın ve çelişkilerin de başkenti burası. Bütün karşıtlarını düşman kardeşler gibi içinde barındıran, onları hırsla çatıştıran hırçın ve günahkâr bir anneye benziyor. Yaşlı Avrupa kentlerine inat gençliğinin de tadını çıkarıyor. Ve her sabah büyük bir özenle saçlarını tarıyor.
Zor bir kent bu. Frank Sinatra'nın o ünlü "New York New York" adlı şarkısında dediği gibi, "Eğer New York'da yapabilirsen, dünyanın her yerinde yapabilirsin.”
Hiç susmayan polis sirenleriyle uyku nedir bilmeyen, yirmi dört saat ve üç yüz altmış beş gün uyumayan, ama yine de bir ırmak hırçınlığıyla akıp duran bir kent bu.
Arka sokaklarında hırsızlar, uyuşturucu kaçakçıları,birkaç dolar için gözünü kırpmadan insan öldürebilen katilleri ve bir peygamber sabrıyla çöp tenekelerini karıştıran evsizleriyle, bedenlerini satarak yaşayan ve gündüz yüzü görmeyen "hayat kadınlarıyla", her tarafa yayılmış çöpleriyle, kokularıyla ve giderek büyüyen o inanılmaz korkularıyla kolları olmayan tepeden tırnağa umutsuz ve vücudu parça parça dökülen bir heykeli andırıyor kent. Ve bir okyanus kadar yalnız; acılarını boşalttığı o uçsuz bucaksız okyanus kadar. Broadway, Chinatow
n, Harlem, Bronx, Wall Street...vb. her biri farklı dünyaların ve büyüklü küçüklü birbiriyle çatışan düşlerin başkentleri.Gitmek demiştik dostum, gitmek iyi bir düşünce "nereye?"sorusunu anlamsız kılan. Hatta bütün soruları anlamsız kılan bir düşünce. Yanıtlar mı, yanıt arayanlar yalnızca yeni sorular üretmekten başka bir şey yapamazlar. Ben bütün yanıtları denize fırlatılan birer yassı taş gibi uzaklara fırlattım ve onların geri dönmesini beklemiyorum. Dönenlerin yalnızca sorular olduğunu iyi biliyorum. Y
alnızca sorular...Kaybolan ve seni bekleyen şey neydi? Bazen bir ülke, bazen bir sevgili, bazen ise heybeler dolusu hüzün. Ama daima kendindi seni bekleyen. Uzakların içinde binbir renkli parıltılarıyla gizlenen özgürlüktü. Belki Sidarta (Buda) bunun için dolaşmıştı bir baştan bir başa Hindistan'ı. O da aradığı tek şeyin kendisi olduğunu anlamıştı sonunda. Evet dostum, insanın kendisi uzakların içinde gizli ve kendini uzakların içinde araman gerekiyor.
Bana gelince, aradığım elbette bir yanıt değil. Tek bildiğim şey yaşamın bir akış olduğu ve bu akışta özgürce dolaşmak isteyen küçük bir dal parçası olduğum.
Belki de Kipling'in şu dizeleri çok daha iyi anlatıyor bu arayışı:
"Bir şey saklı
Git ve bul onu
Git ve uzaklarda ara onu
Uzaklarda kaybolmuş bir şey
Kaybolmuş ve seni bekliyor
Git!"
Kentler iyi arkadaşlardır, yaralarına basmadan yürürsen severler seni. Yüreklerini açarlar, en gizli sırlarını paylaşırlar. Ve bir kez dost oldular mı, hiçbir zaman ihanet etmezler. Kentler iyi arkadaştırlar, bir kente âşık olmak bir kadına ya da erkeğe âşık olmaya hiç benzemez. Bir kente âşık olduğunda bu aşktan kurtulmanın ve vazgeçmenin, terk etmenin ya da edilmenin olanağı yoktur.
Hep kıyılarını ararım kentlerin. Kentleri ortasından ikiye ayıran göllerde, denizlerde, nehirlerde ve kanallarda soluklanırım. Bilirsin, kıyılarındadır yürekleri onların.
Daha öncekilere olduğu gibi bu kente de veda ediyorum. Gökyüzünü hırçınca yırtan binaları ve insanları kendi gri yalnızlıklarıyla baş başa bırakıyorum.
Uzaklarda yine ışıklar yanıyor her zamanki gibi. Uzaklarda ışıklar yanıyor, içimdeyse kesif bir yangın dumanı. Uzaklaşmanın, terk etmenin ve ayrılığın o tarif edilemez hazzını yaşıyorum. Ve hoşça kal diyorum anıları silikleştiren ve gerçeği katılaştıran bu kente.
Hoşça kal diyor
um yüzyıllık düşlerimin firar ettiği kente. Köprüler uğurluyor beni, gökdelenler ve varoşlar...
New York
Ağustos 1998
Hüznün asi mavisi: Blues
Bir milyon nüfuslu Montreal'in nüfusu adalarıyla bir milyon sekiz yüz bin, çevresiyle birlikte iki milyon üç yüz bine ulaşıyor. Kozmopolit bir yapıya sahip olan kentin yüzde 65'i Fransızca, yüzde 10'u İtalyanca ve geri kalanı ise İngilizce konuşuyor. Portekiz, İtalyan ve siyahların yaşadığı mahalleler var.
Ekonomik göç, Kanada ekonomisinin kötüye gidişi gerekçe gös
terilerek son on yıldır zorlaştırılmış. Ruanda, Cezayir, Güney Asya ülkeleri, Vietnam, Kamboçya ve Çin gibi ülkelerden çok sayıda ekonomik göçmen gelmiş.27 Haziran Cumartesi günü İtalyan mahallesinde büyük bir festival yapıldı. Yüzlerce arabadan oluşan konvoyda insanlar ellerinde bayraklarla bağırarak, ıslık ve korna çalarak geçtiler kentin sokaklarından. Sokaklar müthiş kalabalık ve gürültülüydü. Aynı gün kentin ana caddelerinden birisinde Karayiplilerin festivali vardı. Binlerce insanın izlediği geçit t
öreninde, müzik eşliğinde danslar ve çeşitli gösteriler yapıldı. Montreal için "festivaller kenti" diyorlar.Fransızca konuşanlar Katolik ve adada dört yüz Katolik kilisesi bulunuyor.
1 Temmuz'da Kanada Federasyonu'nun kuruluş yıldönümü kutlanıyor. Havai fişek gösterileri ve resmi törenler yapılıyor.
Geleneksel Montreal Caz Festivali ise 1 Temmuz'da başlayarak 12 gün sürüyor. Bu yıl festival, dünyaca ünlü Miles Davis'in konseriyle başladı. Festivale katılan caz ve blues şarkıcı ve müzik gruplarının çoğu ABD'dendi. Michael Hill's Blues Mob (Michael Hill'in Ayaktakımı), Jimmy James, Dawn Tyler, Deborah Coleman, Jim Zeller, Saffire-The Uppity Blues Women, Bernard Allison, Little Jo, Shemekia Copeland gibi ünlü caz ve blues şarkıcı ve grupları katıldı. Açık hav
ada gerçekleştirilen konserler ücretsizdi.Shemeika Copeland, Blues'un Büyükelçisi olarak tanınan Johnny Copeland'ın kızı ve geleceğin Blues Annesi olarak tanınıyor.
Michael Hill, konseri sırasında yaptığı konuşmada adaletten ve özgürlük için mücadeleden söz ederek, müziğinin ezilenlerin çığlığı olduğunu söylüyor. Sömürülen çocuklar, ezilen kadınlar ve insanlar ile evsizlerin öykülerini anlatıyor onun şarkıları. Bir şarkısında (This is my job) "Bu benim işim," diyor, "Sokaklarda arabaların camlarını yıkamak
, polisin hakaretlerine uğramak, itilip kakılmak...Bu benim işim."Blues, siyahın üzerine damlayan mavinin hüzün ve isyanı. Karanlık gecelerin hüzünlü bir giz taşıyan bulutları gibi. Blues notaları acıyı, yoksulluğu yani kısacası uçurum halkını anlatıyor; Afrikalı Amerikalıları. Onlar New York'ta, Kaliforniya'da ve Mississippi'de ve başka yerlerde, kentlerin ayakuçlarındaki varoşlardan doğrularak siyahı maviyle karıştıran ve gökyüzüne hüzün bulaştıran "ayaktakımı."
Ve mavi notalar geziniyor çok yükseklerden
uçan kuşlar gibi karanlığa koşan gökyüzünde. Ve gökyüzü kararmıyor artık bu kentte, giderek mavileşiyor. Çünkü şimdi Blues zamanı.Blues "ayaktakımının", ezilenlerin müziği.
Blues bizim müziğimiz ve elbette sokakların...
Montreal
Temmuz 1998