Seni ben uzaklarda unuttum
Erol Anar
Kirilgan bir unutus degil benimkisi
unutkan bir kirilis
Unuttukça hatirlanmiyor anilar
hatirlandikça unutuluyor
Ve artik
neyi unuttugunu unutacak kadar
unutuyorum seni
Sonra ask bitti
Sonra mektuplar geldi; mektuplar. Mektuplar aldim, hiç tanimadigim insanlardan, adini ilk kez duydugum uzak kasabalardan. İçten bir dill
e yazilmislardi, yalnizca asktan ve hayal kirikliklarindan söz ediyorlardi. Kim bilir, insanlarin tek varlik noktalari, yasamlarinin biricik anlami asklari ve hayal kirikliklariydi?Oysa ben çoktan vazgeçmistim. Asktan degil elbette, yalnizca yitik bir ülkeye benzeyen senden. O kasabalar kadar uzaktin simdi bana. Uzak kasabalar kanamiyordu, yalnizca sislerin ardina gizlenmis tek tük isiklar saçiyorlardi zaman zaman. Neden sonra bütün isiklar sönüyordu: Ask bitti!...
Sonra bu kez ben yaziyordum, hiç tanimadigim insanlara. Mektuplar yaziyordum sayfalarca, uzak kasabalara postaliyordum onlari birer birer. Uzak kasabalara bölünmüs bir yürek yalnizligi yasiyordum.
Seni ben uzaklarda unuttum
Kendimi uzaklarda hatirladim
Ve bir gün bir yerde kisa saçli, hüzün saçan güzellige sahip bir kizla tanisiyordum. Hayata ve aska dair konusuyorduk. Yedi yildir bir iste çalistigindan, ama artik isini sevmediginden söz ediyordu. Sürekli yeni sorular soruyordu. Kendisine ve hayata yönelik soru soran kaç kisi kalmisti ki. Çocukluk askini anlatiyordu sakin ama bir o kadar da hüzün içeren sesiyle.
Hayal kirikliklarimizdan, mutsuzluklarimizdan, küçük sevinçlerimizden askin imkânsizligindan ve arayislarimizdan konusuyorduk. İkimiz de birbirimiz için yeniydik ve birbirimizi kesfetmek istiyorduk. Büyülü olan yalnizca yeni olandi. Ve yeni eskidikçe büyüsünü yitiriyordu İste arayis, yeninin bilinmezligine götürüyordu bizleri heyecan ve umutla el ele.
Düsündüklerini ve söylediklerini gerçeklestirememenin o tasinmaz ve kahredici yükünden söz ediyorduk. Yitirdiklerini tekrar elde etmeyi istemiyordu insan, asil korku elde edebileceklerini tekrar yitirecegini bilmekti; bu nedenle çogu insan elde edebilecegi seylerden hizla uzaklasiyordu. Bir Yahudi atasözü söyle diyor: Çok yürekten dileme, yoksa dilegin oluverir. Bu sözü çok seviyordum. Olan seyin, aslinda arzu edilen sey olmadigini, olmanin imkânsizligini çok iyi anlatiyordu. Elde edememenin büyüsü ve sevinci, elde etmenin hayal kirikligi ve derin mutsuzluguyla kiyaslanamiyordu. Arayis iste tam bu noktada basliyordu. Arayislarimiz, hayal kirikliklarimiz, asklarimiz, mutsuzluklarimiz, özlemlerimiz ve sevinçlerimiz çarpisiyor ve dagiliyordu.
Ve sonra o kiz bir sarki mirildanir gibi sessizce gidiyordu. Çünkü konusmamiz gereken her seyi konusmustuk ve bir daha rastlamiyordum ona. Giderken sessizce, "Sonra görüsürüz." diyorduk birbirimize; sonra diye bir seyin olmadigini bilerek.
Hayatimdan sessiz bir kederle çikip giden o kiz, yaralarima dokunmus ve kanatmisti. Yaralarimin kabuk baglamasina izin vermiyordum, birisinin onlara dokunmasini ve kanatmasini istiyordum hep. Yaralarim kanadikça, o iflah olmaz kesfetme istegim de artiyordu. Yaralarim kaniyordu ve ben bir anne sefkatiyle izliyordum yaralarimi.
Sonra neyi fark ediyordum biliyor musun? İnsan hiç t
animadigi bir diger insana çok daha kolay açilabiliyordu; açik ve daha dürüst anlatiyordu kendisini, hiçbir beklenti ya da kaygi duymaksizin. Beklenti, açikligin önündeki en büyük engeldi.Parça tesirli bombalar patliyordu yüregimde birbiri ardina. Köse baslarinda, çöp tenekelerinin yakinlarinda parçalaniyordum. Kendime, içime parçalaniyor, sonra parçalarimi toplayip yeniden birlestiriyor ve tekrar kendi ayaklarim üzerinde yeni serüvenlere atiliyordum korkusuzca.
Seni ben uzaklarda unuttum
Kendimi uzaklarda hatirladim
Seni ben uzaklarda unuttum
Ama nasil sonuçlanirsa sonuçlansin bir ask, yalnizca hayal kirikliklari ve acilardan ibaret degildi. Ask bittiginde aci sona ermiyor, nese de son bulmuyordu. Aski yasamak yerine oyun oynamayi, aci çekmeyi ya da anlamsizligi üretmeyi tercih ediyordu çogu insan. Bu insanlar için yeni bir aski yasamaktan kaçis, potansiyel acilardan kaçis anlamina geliyordu. Oysa yasanmamisligin verecegi acinin bütün acilardan daha derin ve yipratici oldugunu anlamak gerekiyordu.
Ask, aci, mutsuzluk ile tarifsiz mutluluklarin sürekli birbiriyle çarpistigi, tüm duygulari kucaklayan dinamik bir süreçti. Ask, insanin bir parçasiydi, yasamin da. Öyleyse insanin içinde barindirdigi tüm duygular insanin en duyarli oldugu döneminde- yasadigi askin içinde de yogunlasmis olarak vardi. Simdi anliyordum ki ask yasamin büyük bir parçasi degildi.
Acidan kaçis, aci çekmeyi engellemedigi gibi, tam tersine dipsiz acilara sürüklüyordu. Asktan kaçis da, âsik olmayi engellemiyordu. İnsanin en büyük acisi, yas
ayabilecegi bir seyi yasayabilecekken çesitli nedenlerle yasayamamasindan kaynaklaniyordu. Bu durumda asktan kaçis gerçekte insanin kendisinden kaçisiydi.Bazen ise aski domino taslarina benzetiyordum. Önemli olan ilk tasin düsmesiydi, ilk tas son tasi düs
ürüyor ve bir de bakiyordun ki âsik olmussun. İlk tasi düsüren nedir diye soruyordum sürekli kendime. Elektrik mi, gizemli bir bakis mi ya da yumusak bir dokunus mu? Yoksa paylasim mi, yürekleri yatirip üst üste söylesmek mi? Ama nasil baslarsa baslasin, ilk tas düstügünde son tasa kadar ulasiyor ve ask, kendi sonuna doludizgin kosan bir beyaz ata benziyordu.Herkesin içinde çiplak bir insan vardi. İnsanin içindeki çirilçiplak kendisini baskasina göstermemesi gerekiyordu. Gösterdiginde giz kalmiyor, büyü de bozuluyordu. İnsan her seyi birbiriyle paylasabilirdi, ama o derinliklerindeki çirilçiplak yalnizligini hiç kimseyle paylasamazdi. Paylasmaya kalktiginda kendi büyülü yalnizligini yitiren bir tanri gibi zavalli, çaresiz ve her seyini yitirmis bir ölüm
lüye dönüsüyordu.Ask bitiyor dedigimde kiziyordu insanlar. Elbette kastettigim tek bir askin bitisiydi, çünkü askin kendisi bitmiyordu. Hep iki perdelik bir oyun farkli kisilerle sahneye koyuluyordu.
Seni ben uzaklarda unuttum
Kendimi uzaklarda hatirladim
Kendimi uzaklarda hatirladim
Sana gelince, aynaya baktigimda yüzünü görmüyordum artik. Yüzün parça parça dagiliyordu imgemde, hatirlamiyordum. Tipki bir çocugun lego oyuncaklarla bir bütünü olusturmasi gibi, yüzünü olusturmaya çalisiyor ama bir türlü basaramiyordum. Ve hatirlananlarin degil, bazen hatirlanmayanlarin mutluluk verdigini ayirt ediyordum saskinlikla. Yüzün artik suya yansiyan ve dalgalarla kirilip yok olan belli belirsiz yitik bir imgeydi benim için.
Sonra seni unutuyordum. Kendimi hatirliyordum yeniden. Unutmanin hatirlamanin bir biçimi oldugunu anliyordum.
Sen ise, bir bumerang gibi geri geliyor ve her seferinde yalnizligimin çelikten zirhini delmeyi basariyordun. Uzaklara terk edilen artik istenmeyen ama hep geri dönen bir kediye benziyordun. Ama her dönüs, biraz daha uzaklastiriyordu beni senden. Bende aradiginin ne oldugunu bilmiyordum. Kendi derin mutsuzluguna mi ortak etmek istiyordun beni? Daha dogrusu kendinde aradigin neydi? Bu sorularin yanitlarini bilmiyordum ve hiçbir zaman da bilemeyecektim, tipki senin gibi. Nasil birisi saatlerce oturup emek vererek pirincin tasini ayikliyorsa, insan da kendi içsel dünyasina dönüp kendi duygularinin ayirtina varmali ve kendisini kendisinden ayiklamali diye düsünüyordum.
Kendi zirvelerine ulasamiyordun. Sanki bütün merdivenlerin parçalanmis ve kendi uçurumunun en dibinde çaresizlik içinde bekleyen birisiydin. Neyi bekledigini bilmiyordun: Ölüm, ask ya da mutluluk... Bence yasamin farkinda degildin ve yasamin kendisini bekliyordun sanirim. Sana dair hiçbir seyden emin degildim artik.
Sonra çoktan vazgeçtigim seylerden tekrar tekrar vazgeçmekten usaniyordum. Paylasmamak vazgeçmekti. İnsanlar birbirlerini ancak paylastiklarinda etkileyebiliyorlardi. Paylasmaktan kaçinmak etkilenmekten kaçinmakti ve uzakl
asma istegine yol açiyordu.Sonra karmasik duygular içerisine düsüyordum. İnsan istedigi bir seyi yaptiginda da mutsuz olabiliyordu. Bir yanim zafer yasiyordu, bir yanim yenik. Bir yanimda küçük mutluluklar birikiyor, bir yanim islak bir keder içindeydi. Ve anliyordum ki hayatimiz, zafer yasadigimiz ya da kendimiz yenik hissettigimiz anlarin toplamindan baska bir sey degildi. İlginç olan bu duygular her zaman birlikte yasaniyordu. Zafer yasarken aslinda bir yanimizla da yeniktik. Ya da yenikken, bir yanimiz zafer yasiyordu.
Ve anliyordum ki, bedenimizin her yaninda mutluluk, mutsuzluk, nese, keder ayni anda ve ayni oranda bulunuyordu. Baskin olan duygu, o an yüzeye çikmasina izin verilen oluyordu. Yani kederlenmek istedigimizde bir sekilde bunu basariyorduk ya da neselenmek istedigimizde bir bahane bulmamiz hiç de zor olmuyordu. Tabii ki bu süreç her zaman böyle islemiyordu. Bazen herhangi bir etkenle bir duygunun derinliklerine savruluyorduk.
Sonra bir giz ariyordum insanlarda ve kendimde. Nasil bir uçaga binip uzaklara gidebilirseniz, bir insana tutunarak da uzaklara yolculuga çikabiliyordunuz. İnsan insani uzaklara tasiyabiliyordu. Ama insan insani darlastirabiliyordu da. Kimi insan kilometrelerce uzaklara uzaniyor, kimi ise kendi sinirlarinda son buluyor,
tükeniyordu.Seni ben uzaklarda unuttum
Kendimi uzaklarda hatirladim
Ben kendimi uzak kasabalarda kesfettim
Sonra Kasim geliyordu ve ben seni yine aramiyordum. Yapraklar dökülüyor, agaçlar büyülü yalnizliklarina çekiliyorlardi. Uzaklarin eksi kokusunu tasiyan hirçin rüzgârlar, ince dallarindan artik iyiden iyiye kurumus son yapraklari da kopariyorlardi. Son yapraklar da rüzgârlarla uzaklara gidiyorlardi. Kasim geliyor ve insanlar da agaçlar gibi kendi içsel dünyalarina kapaniyorlardi. Sokaklar bosaliyor, köpekler görünmez oluyordu.
Derken Kasim da getirdigi hirçin rüzgârlara tutunarak hizla gelip geçiyordu. Ve ben seni hâlâ özlemiyordum. Ne ariyor, ne soruyor, ne de rastliyordum sana. Seni soracagim insan, arayacagim adres yoktu. Ama yine de seni üzerine basarak geçtigim yaprak hisirtilariyla hatirliyordum. Bos sokaklarda izini sürüyor, kentin isiklarindan senin isigini ayirt etmeye çalisiyordum.
Ama kesinlikle seni bulmayi, görmeyi ve konusmayi istemiyordum. Âsik, El Greconun o muhtesem tablosundaki gibi Kendi Yavrusunu Yiyen Satürn idi. Âsik, diger kisinin sevdiginin- kendi duygulari, bedeni ve hayati üzerindeki belirleyiciliginden nefret ediyordu gerçekte. Bir yandan çilgin gibi o kisiyi arzularken, diger yandan da onun kendi üzerindeki egemenligi ve bel
irleyiciligine son vermek için çabaliyordu. İste bu nedenle seni bulmayi düsünmüyor, kendi yavrusunu yiyen Satürn olmayi istemiyordum. Aslinda bos sokaklarda sürdügüm iz senin izin degil, içimdeki kendimin iziydi.Kim bilir, belki sehirlerarasi bir otobüsteydin, omzunu geceye yaslayarak düslere dalmistin. Belki de kitalararasi bir gemi yolculugunda boynuna sardigin yalnizliginla güvertede ay isiginin yarattigi yakamozlari seyrederek ürperiyordun.
Belki bir kuzey ülkesinde okyanus kiyisindaydin; rüzgâra biraktigin anilarini uçuruyor ve kendi içindeki okyanuslarda ferahliyordun. Belki de hiçbir yerde yoktun, kendi içinde de kayiptin. Sonra gece kuslari ötmez oluyordu. Artik Kasim bitiyordu. Sen de...Sonrasi ve öncesi olmayan, hiç yasanmamis, ama kesinlikle yasanmis olduguna inandigim romanlar okuyor, siyah beyaz filmler izliyordum. Bir sinema salonunda film bitip herkes çikip gittiginde, bombos salona ve beyaz perdeye bakarak çocukluk düslerime daliyordum. Yalnizlik, insanlarin genellikle bir arada oldugu mekâ
nlarda daha derinden hissediliyordu. İnsan bombos bir salonda içsel bir yolculuga çikabiliyordu. Neden sonra uyuyup kaliyor ve ertesi günkü matinede saskin bakislar altinda uyaniyordum.Sonra bir çocuk gibi özgür ve kuralsiz yasamaya özlem duyuyordum. Tepelerden gökyüzüne salinmis uçurtmalara takilmis kuslari izliyordum. Gökyüzüne birakilmis ve rüzgârin önüne katarak bir bilinmeze sürükledigi uçurtmalari seyrediyordum.
Seni ben uzaklarda unuttum
Kendimi uzaklarda hatirladim
Sonra Ask Bitti