DÜŞLERDEN
Düş (II)
Düşler terk eder de
terk edilmez
-bilirim-
ama bilerek
düşlerimi terk ediyorum
Terk etmek ya da terk edilmek
Hiç de önemli değil
öğreniyorum
Ayrılık te
k gerçekVe gerçek olmayan tek şey
sensin
Seninle Kudüs’te saklambaç oynamak, seni kentin bütün kapılarında aramak isterdim. Damascus Kapısı’nda kaybedip seni, Altın Kapı’da izine rastlamayı ve Aslanlar Kapısı’nda bulmayı isterdim.
Bin yılların derin izini bir yürek yarası gibi taşıyan taş duvarların soğukluğunda, binlerce yıllık kapalı çarşıların iç ürpertici ve ferahlatıcı dingin serinliğinde görmeyi isterdim seni. İsa’nın yürüdüğü yollarda izini aramayı, “vaad edilmiş topraklar”da gülümsemeyi isterdim
sana. Kutsal kapıların loş ışığında belli belirsiz yüzünü seçebilmeyi ve taşların dürüstlüğüne kazımayı isterdim. Seninle Salem kralı Melkisedele ile Hz. İbrahim’in karşılaştığı noktada buluşmayı isterdim.Seni bir kentin flu ışıklarına gömerken, beni beyaz bir gölge gibi takip eden ay ışığında yüzünü görebilmeyi; acı, umut ve yalnızlığımı parça parça geçtiğim yollara dökmeyi ve sana izler bırakabilmeyi isterdim.
İsa’nın yeniden dirilerek müritlerini ziyaret ettiği sırada, Aziz Tomas’a, “Sen beni gördüğün için iman ettin. Görmeden iman edenlere ne mutlu!” demesi gibi, seni görmeden sonsuza dek sana iman ederek yaşamayı; dünyanın neresinde, hangi ülkenin hangi kentinde olduğunu bilmeden, tüm dünyayı bir altın arayıcısının heyecanı, acımasızlığı ve ölümsüz hı
rsıyla hırçınca dolaşmayı, elekten süzülen altın taneciklerine benzer parıltını aramayı isterdim.Dünyanın bir ucunda, beş bin yıllık fosilleri yüzlerce kat yerin derinliğinden çıkarmaya uğraşan bir arkeolog heyecanıyla, senin derinliklerinden bana olan sevgini çıkarabilmeyi; bir gün tavan arasından çıkardığım eşyaların arasından çıkan yarısı yırtılmış küçücük fotoğrafın avuçlarımın arasında kanarken, zamanın o acımasız kahrediciliğini tüm benliğimde duyumsamayı ve her şeye rağmen bir kez daha acıyla da ols
a gülümseyebilmeyi isterdim.Seni görmeden, seninle ilgili hiçbir şey duymadan ama hep seni düşünerek ve sana nerede ne zaman rastlayacağımı bilmeden serserice kentin varoşlarında dolaşmayı; tıpkı altını tozlardan ayırır gibi, seni içindeki seni engelleyen senden ayırmayı ve saf seni elde etmeyi isterdim.
Bir yanardağ patlamasını izlerken; lavların sıcaklığı ile sana olan sevgimin sıcaklığını kıyaslayabilmeyi; Amazonlarda, Yağmur Ormanlarında balta girmemiş ormanlarda ilerlerken, karşıma çıkacağını umarak binbir güçlükle ormanın en uç bölgesine doğru yürümeyi isterdim.
Yıllar önce terk edilmiş viran bir binada, serserilerin arasına karışarak onlardan birisi olmayı ve üstüne senin adını yazdığım binlerce kez kanatılmış duvarların dibinde seni düşünerek sürekli uyuklamayı isterdim.
Diyojen gibi bir fıçıya sığınarak ömrümü tamamlamayı ve fıçının karanlığına gömüldükçe senin yüzünün aydınlandığını düşünerek mutlanmayı isterdim.
Ankara
Eylül 1998
Cennet, cehennem ve hiçlik
“Benden ıstırap çeken şehre gidili
r;Benden ebedi istirahata gidilir,
Benden kaybedilmiş insanlara gidilir.
Adalet, benim büyük yaralarımı tahrik etti:
Beni ilahi kudret, azami bilgi ve ilk aşk yaptı.
Benden evvel ebedi olmayan hiçbir şey yapılmadı
Ve ben ebede kadar bakiyim.
Ey buraya girenler bütün ümitlerinizi terk edin.”
Dante
İlâhi Komedya
Ve biri ona cennet diye bir şeyin olmadığını söylediğinde, cehennemin kapılarını büyük bir güçle zorlamaya başladı. Bir süre sonra kanayan vücuduyla cehennemin kapılarını aşmayı başarmış ve başka bir ülkeye ulaşmayı başarmıştı. Ancak bir süre sonra yeniden cehenneme döndü ve bir bohça gibi sırtına yüklediği ümitleriyle geri döndü. Ümitleri sırtında tekrar dışarı çıktığında artık cehennemin sırrını da çözmeye başladığını düşünüyor ve giderek rahatlıyo
rdu. Arkasında bıraktığı tek şey, vücudundan damla damla sızan kirli kanıydı. Vücudu her yerinden kanıyor ve kanı aktıkça bedenini arınmış, temizlenmiş olarak duyumsuyordu. Kendisini yeni doğmuş bir bebek gibi taze hissediyordu.Her şeyin hiçbir şey kadar anlamsız olduğu bir ülkedeydi kadın. Ne yaşını, ne cinsiyetini, ne adını, ne de başka bir özelliğini algılayamıyordu. Algıladığı tek şey soluk gökyüzünde uçuşan sararmış kuru yapraklardı.
Kadın, elbisesini kirli bir şeye dokunuyormuşçasına tiksintiyle çıkardı. Elbise aşağıya doğru hafifçe uçuşurken, birden rahatladığını hissederek aşağılara baktı. Uzaklardan gelen bir rüzgâr çıplak vücudunu yalarken, kirli bulutların dağıldığını ve derinlerden pembe tonların ağırlıklı olduğu bir perde açıldığını duyumsadı b
irdenbire.Kendini aşağıya bırakmak düşüncesinin çekiciliğine kapılmamak için yürümeye başladı. Her yer uçurumdu ve hiçbir köprü görünmüyordu. Gökyüzüne baktığında gece ve gündüzün aynı anda yaşanmakta olduğunu gördü, güneş ve ay, bu hiçbir zaman bir araya gelmeyen kardeşler, olanca parlaklıklarıyla el ele gibiydiler.
Son bir kez aşağıya baktı ve cehennemin arkasında yeşil bir örtü gibi sonsuzluğa uzanan cenneti gördü. Derin bir hayal kırıklığı yaşarken, cennette yaşamın olmadığını fark etti. Cehennemde ise hareket vardı, yalnızca hareket. Cennet donuktu, yaşamsa cehennemde sürüyordu. Ve gördüğünün cennet olmadığını, yalnızca cehennemin uzantısı olduğunu ayırt ederek dehşete kapıldı.
Yavaşça geriye döndü ve hiçliğe doğru yürümeye başladı. Hiçlik cehennemin ve onun uzantısının çok ötesindeydi. Hava giderek kararıyordu. Ve ne cehennem, ne de yeşil uzantısı görünmüyordu artık. Ne yazık ki hiçlik de...
Ankara
Eylül 1998